3. Yıla Girerken…

Evet başlıktan da anlayacağınız gibi bugün blogum 2 yılını doldurdu, 3. yılımıza giriyoruz. Bu 3 yılda blogumu ziyaret eden 210.000’e yakın kişiye çok teşekkür ederim. Bu 134. yazım ve bugüne dek 2500’ü aşkın yorum yazılmış. Sadece Uzak Doğu hakkında yazdığım ve sık güncelleyemediğim halde ziyaretlerini esirgemeyen herkes, iyi ki varsınız. Ayrıca sadece okumakla kalmayıp yorum yazanlara da teşekkürler. Burda iyi kötü verdiğim emeğin tek karşılığı yorumlar olduğundan benim için -her blogcu için olduğu gibi- önemliler.

Bu iki yılda iyi kötü pek çok şey yaşadım, iyi kötü pek çok insanla tanıştım. Blogu ilk açtığımda Uzak Doğu blogları bu kadar yaygın değildi tabi, bir elin parmaklarını geçmiyordu. O zamanlar yazımızı birileri okusa da yorumlasa diye beklerdik. Şimdiki gibi hoşgeldin mesajları yağmadı tabi ama ben bu işten keyif aldığımdan yazmaya devam ettim. O zamanlar blog açanlar artık pek sık yazmasa da o ilk topluluğu seviyorum çünkü o zamanlar herkes birbirinin yazısını okuyabiliyor ve yorumlayabiliyordu. Şimdi şahsen yetişemiyorum ve çok üzülsem de artık blog okuyamıyorum. Ben okuyamasam da biliyorum ki sonradan aramıza katılanlar içinde çok sağlam arkadaşlar var. Bugün geldiğimiz nokta belli. Artık azınlık değiliz ki Jaejoong’u Türkiye’ye getirebiliyoruz. Buna hem seviniyor hem de üzülüyorum sanırım. Bir şeyi sevdiğini dünyaya haykırmak onlardan da aynısını duymak istersin ama sevmeye başladıkları anda kıskançlık peydah olur ya, o hesap.

İki yıl önce ilk kez blog yazmaya başladığımda tek bir blogum vardı ve o zaman sanırım daha asosyaldim, yazabiliyordum. Bu yıl daha sağlıklı bir yaşam sürdürmem ve daha fazla sosyalleşmem bloguma yaramadı tabi, bir köşede boynu bükük kaldı. Yine de ben Uzak Doğuyu sevmeye devam ettikçe, bu blog da varlığını sürdürecek. Ben Kdramalardan, Jrock’a, Kpop’tan Çin Sinemasına anlatmaya devam edeceğim.

Bugüne dek desteğini esirgemeyen, yanımda duran herkese, yorumlarını esirgemeyenlere, benimle aynı beğenileri paylaşanlara ve bu blog sayesinde hayatıma giren ve artık “dost” diyebildiğim o bir kaç kişiye çok içten teşekkürler.

Yeni yazılarda görüşmek üzere.

Uzakdoğu Alışverişi

Baktık ki evde manga bitmiş, alışverişe çıkalım dedik… Öyle bir şey yok tabi, başa dönersek bugün Astrea ile buluştuk. Ee yani? Bizim buluşmalarımızın özel yanı kalmadı malum şu yazı yazıldığından beri sürekli görüşmekteyiz (yalnız yazıya şimdi baktım da, azcık resmi yazmışım lan Astrea, şimdi ‘Zıt Erenköy’ modundayız ahaha), hatta daha 2 gün önce görüşmüş idik. Bugünkü buluşmamızı yazıya dökmemin sebebi bizim 1.5 yıldır gelenekselleştirdiğimiz bir huyumuzu sizle paylaşmak aslında. Nedir bu? Kıyafet almaya çıkıp, ellerimiz kollarımız çekiklerin ürettiği zımbırtılarla dolu eve dönmek.

Bugünkü amaç artık gardrobunda giyecek bir şey bulamayan bendenize bir şeyler almaktı. Ancak önümüzde ufak bir engel vardı, alışverişten nefret ederim. Hemen sıkılırım. Bir türlü beğenemem, armudun sapı üzümün çöpü diye yanımdakileri canlarından bezdiririm. Bugün de daha başlamadan bir şey bulamayacağıma emindim, hatta Astrea kızdı şartlandırmayayım kendimi deyu. Neyse sonuç itibariyle onca mağazadan gereksiz 3 parça bir şey aldım ve bu sıkıcı ritüeli hızla sonlandırdım… mı acaba?

Forum’a gelmişken Watson’s’a uğramamak olmazdı, aslında normalde hiç uğramazdık ama Eymasar şu yazıyla fitili ateşledi (Eyy masar, sen nelere kadirsin:P) ve aklımıza BB Cream’i sokuverdi. Aslında Astrea zamanında netten almıştı, o yüzden Jaejoong’un cildine ulaşma, bir anlamda nirvanaya yükselme sırası bendeydi. Malumunuz BB Cream bir tür fondöten ancak güneşin zararlı etkilerinden koruması, krem özelliğine sahip olması ve fondöten gibi yoğun ve rahatsız edici olmamasıyla ünlü, kısacası “çok işlevli kapatıcı” diyebiliriz. Koreliler pek seviyor ve kullanıyor. Bizler ise gümrükten kozmetik alma yasağının da gelmesiyle alamaz oluyorduk, neredeyse. Sonra Eymasar bir melek gibi bulutlardan iniverdi ve bize hayatın anlamını tekrar sundu, “Watson’s’da varmış olum BB Cream, koşun!!!” dedi.

BB Cream diye girdik ama Watsons indirimin gözüne vurmuştu. Bir süre sonra alışveriş sepetine geçmek zorunda kaldık. BB Cream alırken baktık ki Pure Beauty markasının yüz yıkama losyonu ve toniğinin fiyatları da fena değil. Hemen onu da acımadan attık sepete. Sonra ben Watsons markalı Sakura kokulu duş jeli görüverdim ve Astrea’ya gösterip onu da alacağımı söyledim. Gülme krizine girdik haliyle, “Uzak doğulular yapmış diye bok satsalar alcaz” dedim artık. Harbiden halimiz öyleydi.

Watsons’a onlar için cüzi bizim için servet değerinde bir miktar para bıraktıktan sonra (ki bu arada Astrea’nın kasada yaptığı çirkeflikleri ve kasiyerleri nasıl bezdirdiğini hiç anlatmıyorum, yo dostum ne kadar ısrar ederseniz edin bunu anlatamam) her zaman Forum’da en çok vakit geçirdiğimiz son durağımız olan D&R’a girdik. Burası İzmir’deki en büyük şubelerden ve biz ne zaman girsek minimum 40 dk geçiriyoruz. Her seferinde de algıda seçicilik teorisini uyguluyor, uzak doğuyla alakalı ne varsa bulup birbirimize gösterip, bazılarını alıyoruz.

Benim de ne zamandır aklımda bir şey vardı. Miyavi’nin albümünün D&R’larda satıldığını duymuştum. Karşıyaka’dakilere baktım ancak daha küçük olduklarından sanırım yoktu. Burda da umutsuzca CDleri karıştırırken buluverdim. O anki sevinç gözyaşlarım, Astrea’ya koşup gösterişim, havalara zıplayışımız, onun da benim adıma sevinmesi, bize anlayışlı gözlerle bakan müşterilerin babacan gülümsemeleri, havai fişek gösterisi ve kapanış. Hepsi görülmeye değerdi. (yazar burda bildiğin “yazıyor”)

Bu mutluluğun üzerine 3287872 kez izlediğim Oldboy’un oricinal dividisini de cukkaladım ve uzakdoğu DVD arşivime 15. parçayı da katmış oldum. Bugün bayram günüdür a dostlar.

En sonunda eve dönerken metroda yanımdaki kadının çocuğunu resmen kucağıma koyması, çocuğun şapur şupur mandalina yemesi, sular akan elleriyle inerken pantolonuma tutunması… Tüm bunları gülümseyerek karşıladım, o derece. Şimdi de kulaklarımda Miyavi’nin sesi, sırıtarak yazıyorum bu satırları. Yalnız Astrea ile alışverişten sonra otururken uzak doğuya harcadığımız zaman ve parayı başka şeylere harcasak kim bilir o alanda neler başarabileceğimizi düşünüp, kederlendik. Tren istasyonunda o bir trende ben başka trende birbirimize mendil sallarken, bir dahaki buluşmamızda hayatın bize neler getireceğini ve bizden neler alacağını (para?) merak ediyorduk.

Not: Fotoları flaşı patlata patlata çekmişim, tekrar çekmek zor geldi. İdare edin gari.