Pride- Kusursuz mu desem?

En sevdiğim Japon Kimura Takuya, gelmiş geçmiş en sevdiğim ses Freddie Mercury ve en sevdiğim spor buz hokeyi… Hmm peki tamam bu sonuncusunu salladım ama ilk ikisi bile bu dizinin şahaneliğini açıklamaya-en azından benim açımdan- yetiyor. Üstelik spor yapmayı sevmesem de her türlü sporu izlemeye bayılırım, okçuluğu bile keyifle izleyebilirim. Dramaya dönersek, kusursuz bir dizi deyip nokta koyabilirdim ancak bu diziye haksızlık olur.

Bir KimuTaku sever olarak geçen yıldan beri izlemeye çalıştığım bir diziydi. Online aradım bulamadım, Türkçe altyazı yok (ki hala yok) derken sonunda geçen hafta şeytanın bacağını kırdım ve bir kaç gün içinde kah duygu sellerinde boğularak kah yastıkla kendimi boğarak izledim. Chibi ile konuştuğumuzu hatırlıyorum. Zaten biz kendisiyle hep aynı şeylere bayılırız, artık Yunus Bülbül dizisi bile tavsiye etse izlemeye kararlıyım.

Başlıkta da dediğim gibi bu dizi bence kusursuz, tabi bir diziyi ya da filmi daha taze izlemişken verdiğimiz tepkiyle bir süre sonraki hissiyatımız farklı olabiliyor, ancak ben bu dizinin zaman karşısında da galip geleceğini biliyorum ve sizlerin de izlemeniz için tanıtmaya kararlıyım. Şimdiden çok ayrı bir yere oturdu kalbimde.

Konusu

Dizi bir hokey takımının ve özellikle o takımın yıldız oyuncusu ve kaptanı Haru’nun hayatını konu alıyor. Tahmin edeceğiniz gibi bolca rekabet, sevinç, zafer ve gözyaşı var. Daha da önemlisi aşk var, dostluk var, sadakat var. Dizi şahsen tüm hislerimi ayağa kaldırdı. Geri planda Freddie’nin sesi, kaymak niyetine şahane arka plan melodileri, KimuTaku’nun yüzü derken ufo gören masum bir köylü gibiydim. Bir kez daha “Nippon Banzai” diyerek, bir yandan bitmesin diye ağlayarak izledim.

Konuya dönelim, takımın koçu ne yazık ki ölümcül bir hastalıkla boğuşmaktadır. Oyuncular ise kaptanları Haru olmasa devam edemeyeceklerini bilmektedirler. Bir süre sonra takımın koçu Anzai’nin yerine yeni koç Hyodo gelir ve tabi ki takım tarafından-özellikle de Anzai’ye abisiymiş gibi bağlı Haru tarafından- pek hoş karşılanmaz. Üstelik kullandığı yöntemler Anzai’ninkilerden tamamen farklıdır.

Bir yandan Haru, Aki adlı kendi deyimiyle “bir önceki yüzyıldan kalma” bir kızla tanışır. Anzai’ye kimseye aşık olmama ve hokeyi her şeyden üstün görme sözü veren Haru, bakalım ne kadar başarılı olacak.

Önemli Karakterler

Satonaka Haru (Kimura Takuya)

Beni bu dramayı izlemeye iten KimuTaku’nun muhteşem bir şekilde canlandırdığı Haru karakteri aynı zamanda ideal erkek tipim oldu. Ne arıyorsam bu karakterde buldum diyebilirim. Bilen bilir, yazdığım hikayede Hiro adlı bir karakterim var ki kendisi KimuTaku tarafından *güya* canlandırılıyor. KimuTaku benim Hiro’mu aslında zamanında canlandırmış da haberim yokmuş. Neşeli, kavgacı bir yandan duygusal ve derin bir karaktere sahiptir Hiro. Bunun bir nedeni de annesinin onu küçükken terk etmesidir. Bildiniz, Pride’ın Haru’su da aynen bu özelliklere sahip.

Benim hikayemi bırakıp, diziye dönersek Haru hokeyi zihnini ve bedenini tamamen adaması gereken ciddi bir iş olarak görürken, aşka oyun gözüyle bakıyor. Bakalım Aki ile tanışınca da bu şekilde düşünmeye devam edecek mi? Haru karakterinin derin ve anlamlı bakışları, dili ne derse desin hislerini ele veriyor. Bunun haricinde Haru’nun buz pistinde yıldızlaştığı anlar da kesinlikle görülesi.

Murase Aki (Takeuchi Yuko)

Haru’nun birini takdir ettiğini belirten “önceki yüzyıldan kalma” tabirini sonuna kadar hak ediyor Aki. Bir ofiste çalışan, kendi deyimiyle “sıradan” biri. Üstelik gerçekten bu yüzyıldan değil, zira 2 yıl önce yurt dışına okumaya giden erkek arkadaşını hala bekliyor. Her Pazar onu görme umuduyla anlaştıkları üzere köprüye gidiyor. Erkek arkadaşı onunla iletişime geçmediği, arayıp sormadığı halde.

Aki’nin arkadaşları durumuna üzülüyor ve artık onu unutup, yeni birini bulması gerektiğini düşünüyorlar ve onu buz hokeyi maçına götürüyorlar. Bildiniz, Aki burada ilk kez Haru’yu görüyor ve sonrasında onunla tanışıyor da. Hatta en sonunda ikili bir oyunun içinde buluyorlar kendilerini. Bakalım oyun gerçeğe dönüşecek mi?

Hotta Yamato (Sakaguchi Kenji)

Haru’nun en yakın dostu olan Yamato, takımın kalecisi. Uzun boylu, cüsseli ama bu görünüşün altında saf ve sevgi dolu karakterler olur ya, işte onlardan. Tabi ki sizin de sevmeniz uzun sürmüyor. Üstelik kendi hayatında yaptığı hataların aksine Haru’nun hatalarını görüp, onu uyarma konusunda çok başarılı. Haru ile sağlam bir dostlukları var ve birbirlerine verdikleri değeri her düştüklerinde birbirlerine destek olarak kanıtlıyor ve dostluk dersi veriyorlar.

Yamato aynı zamanda Aki’nin arkadaşı Yuri ile tanışıyor ve olaylar gelişiyor.

Nesini Sevdim?

Gelelim bu diziyi bende farklı kılan nedenlere…

*İlk olarak izlediğim çoğu Jdramadan farklıydı, hatta hepsinden farklıydı? Japon dramalarında aşkın nasıl anlatıldığını biliriz, zaten ben genelde diğer yönleri yüzünden tercih ederim Jdramaları. Komik olmaları, animevari havaları, sevimli karakterleri, aile ve dostluk gibi kavramları çok güzel anlattıkları için severim. Bir de kdramalara göre daha gerçekçi bulduğum için. Neresi gerçekçi demeyin, Jdramalarda fakir biri gerçekten fakirdir, herkes Yunan heykeli kusursuzluğunda dolaşmaz. Fakir olup da her gün farklı giyinmez ya da konforlu evlerde oturmazlar.

Ancak Jdramaların hep bir eksik yönü olmuştur, aşk. Aşkı anlatırken çok samimi bulmam. Aşıklar birbirine açılamaz, el ele zar zor tutuşur, fiziksel temastan kaçınırlar. Hana Yori Dango’nun istisna olduğunu düşünüyorum, orada güzel anlatılmıştı bence, yine fiziksel temas yoktu belki ama Domyouji-Makino kimyası yeterdi.

Pride ise gidişattan anladığınız üzere çok güzel anlatmış. Bazı sahneler o kadar güzel ve anlamlıydı ki. Anlayın işte, Jdramalarda hep şikayet ettiğimiz şey yoktu burda. Bu arada hem genel yönetmen hem de görüntü yönetmenini sürekli alkışladım. Mesela köprüdeki karın yağdığı sahne çok anlamlı ve güzeldi, aynı şekilde 8. bölümün başını beğendim. En sondaki final sahnesi çok iyiydi.
* Üstteki maddede değindiğim yönetmen mahareti haricinde senaryo da şahane sözlerle doluydu. Özellikle isimlere yapılan göndermeler çok derin ve anlamlıydı.

*O kadar çok sevdiğim sahne var ki hem hepsini anlatmak istiyor hem de size yazık olmasın, spoiler olmasın diye üstünkörü geçiştirmek zorunda kalıyorum ama üstte saydıklarım dışında Haru’nun piste çıktığı sahneler, Aki’ye fırlattığı derin bakışlar, kazandıkları anlar, o anlarda Haru’nun Aki’ye dönüp bakmaları, hepsi beni kıskançlıktan delirtti diyebilirim, evet bazen bir dizi karakterini kıskanacak kadar şuurumu kaybedebiliyorum. Sevdiğim sahnelerden biri de lamba sahnesiydi, 8. bölümde turuncu lambanın gözüktüğü sahne ne anlamlı ve güzeldi öyle. Ahhh Chibi koş, konuşmaya ihtiyacım var.

*Müzikler, müzikler ve müzikler.Klasik rock grupları içinde en sevdiklerimdendir Queen, bunda Freddie’nin şahane sesinin etkisi büyük. Normal olarak çok sevdiğim şarkıları, ekranda KimuTaku’nun gül cemali eşliğinde dinlemek müthiş bir deneyimdi. Bohemian Rhapsody için en anlamlı sahnelerden birini beklemeleri ayrıca mutlu etti.

*Gereksiz detay; bu arada dizide yüzü gösterilmeyen bir karakter vardı, adamı sesinden tanımışım, yuh diyorum kendime. Bakalım siz de tanıyacak mısınız bir yerlerden?

*Tabi ki dizinin klişe yönleri de var ama drama kültürüne aşinaysanız en orijinal nitelenenlerde bile illa klişelerle karşılaşacaksınız demektir. Ben klişelere karşı değilim, güzel kullanınınca hoşuma da gidiyor ve tabi ki Pride gözümde bu sınavdan da başarıyla geçti.

* Chibi’nin yazısını şuradan okuyun hala ikna olmadıysanız. Daha ne desem ki? Diziyi izlerken 400 küsur ekran görüntüsü almışım sadece 11 bölümde, buradan anlayın. Şimdi bu dizinin bıraktığı koca boşluğu ne dolduracak merak ediyorum. Bana katılmak ister misiniz? Ne? Belki izler misiniz? Güldürmeyin beni. Size cevabı Haru versin.

“Maybe? Tsk Tsk. Must be!”

Diziden benim kestiğim bir sahne aşağıda.

Not:Resimlerin hepsini izlerken aldım emeğe saygı:) Bir de tıklayınca büyüyorlar.

Juui Dolittle

Biri “Japon erkeklerinin yakışıklı olduğunu ne zaman fark ettin Kimbapsushi?” diye soracak olsa (niye sorsun ama tut ki sordu), koltuğumda arkama yaslanıp kendimden emin bir ifade ile şu cevabı verirdim “Haha evlat, önce Bi Mong’da Odagiri Joe ardından Hana Kimi’de Oguri Shun‘u izlemem hayatımda yepyeni bir sayfa açtı, sen de denemelisin” , ardından bir sigara yakıp uzaklara dalardım. Evet tüm Japonların kısa boylu, ince sesli, gözlüklü teknoloji manyakları olduğu yanılgısından kurtulmamı öncelikle bu 2 adama borçluyum, Hana Kimi’yi ilk izlediğimde Shun beni ergenliğime geri postalamıştı, şimdi daha sakin ve olgun bir tavırla kendisini kadim bir dostum bir nev-i ex aşkım gibi görüyor, uzaktan izliyorum. Ancak hala dramacrazy’de turlarken yeni bir dramasını görmek beni heyecanlandırabiliyor. Üstelik aynı dramada Inoue Mao (bizim Makino işte yahu) da olursa ben o diziye balıklama atlamam da ne yaparım.

İkisini Hana Yori Dango’da izlemiştik malumunuz. Yakıştırmıştım da hani, gerçi Domyouji ve Makino’nun inkar edilemez kimyasına teslim oldum zamanla, olmadım değil. Ama hep içimde ukteydi şöyle ikisinden bir esas çift olması, tabi bu dizide de olur mu o meçhul (zira bu bir jdrama) ama umut var yine de. Dizinin konusuna girmeden şu gereksiz muhabbeti biraz daha uzatayım. Oguri’nin aslında 1 yıldır falan filmini bekliyorum, ilk yönetmenlik deneyimi olan Surely Someday’i. Orda da Mao’nun küçük bir rolü var, bilginize. İyi arkadaşlar zannımca^^

Mevzu Nedir?

Dolittle bir yerlerden tanıdık gelmiş olmalı. Ama hayır tahmin ettiğiniz gibi hayvanlarla konuşmaca gibi bir durum yok dramamızda. Aslında bu Oguri Shun’un canlandırdığı Tottori Sensei’nin (Tottori Kenichi) lakabı, zira hayvanların derdini anlamayı pek bir beceriyor. Kendisi çok yetenekli olsa da biraz aksi, sivri dilli, paragöz bir veteriner. Kendi küçük kliniğinde hayvanlarla ilgileniyor. Aslında çok para istemesinin sebebi de genelde zor operasyonların başına kalması. Bir diğer nedeni de hayvanları insanlarla eşdeğer görmesi ve insan sağlığı için verilen paranın hayvanlar için de gözden çıkarılması gerektiğini düşünmesi. Tabi bir de mottosu “pet care means business” var^^

Kendisinin bir de okuldan arkadaşı Masaru var, yine pek sevilen ve diğer başroller gibi her taşın altından çıkan Narimiya Hiroki tarafından canlandırılıyor. Hanabishi Masaru ünlü, televizyona da çıkan bir veteriner, kullandığı yöntemler ve mesleğine bakış açısı olarak da Kenichi’nin zıttı. Emin olmadığı işe girmiyor, ölüm riski yüksekse hiç kendini yormuyor. Hatta bazen kendi bakamayacağı hastaları Kenichi’ye gönderebiliyor. Yine de zamanla görünüşe göre aralarında bir rekabet ortaya çıkacak. Bunda bir aşk üçgeninin de etkisi olabilir^^

Eh aşk üçgenlerine girince esas kızdan da bahsetmek gerek. Tajima Asuka(Inoue Mao) aslında atını iyileştirmesi için Dolittle’ın kliniğinde buluyor kendini, ama bir şekilde asistanı oluveriyor. Tottori başta Asuka’yı pek saf ve çocuksu bulsa da zamanla kanının kaynayacağı aşikar. Dolittle ve yardımcısı tabi sadece hayvanlara değil bir yandan sahiplerine de yardım eder oluyorlar. Bunun dışında dizinin hayvan haklarını da ele alacağı ortada.

İlk İzlenimler


Ben ancak 2 bölüm izledim, başka diziye başlayınca yarım kaldı. Aslında yayınlanmış 6 bölüm var bu arada ki zaten 9 bölüm olur tahminen. Ben gayet sevdim diziyi ama çok az izlediğimden hastası oldum diyemem. Çok “ekşın”lı olmasa da izlerken sıkmıyor kesinlikle. Hatta hayvanları çok seven, bu konuda hassas biri olduğum için duygulandığım, içime dokunan yerler oldu, şaşırdım kendime. Dizinin sürekli konusunun yanında her bölüm ortaya yeni bir mesele atılıyor. Mesela hasta bir yunus varsa o bölüm o yunus ve sahibinin hikayesinin yanı sıra genel olarak o türle ilgili de bilgileniyoruz yada yapılan yanlışları öğreniyoruz.

Ancak diziden bolca aşk yada bolca komedi beklemeyin, ikisinin arasında en azından şimdilik sakin bir dizi. Türden hoşlananlara tavsiyedir. Bitirince belki kısa bir yorum yazısı geçebilirim “Bayıldım” yada “Berbat izlemeyin” temalı, ama şimdilik Oguri+Mao yetiyor bana^^