Mimlendim- 2. Round

Sevgili 4astrea blogunda son zamanlarda neler izlediğinden, okuduğundan bahseden bir yazı yazmış, sağolsun benden de bahsetmiş yazısında. Yazının sonunda da adı geçen blogger’ları mimlemiş. Öncelikle arkadaşıma teşekkür edeyim ve hemen macera başlasın!

İzlediklerim:

Ergo Proxy

Blogumu takip edenler az çok bilir ne kadar çabuk sıkılan biri olduğumu. Biraz da maymun iştahlıyım, bir şey izlerken “Şu da çok güzel” diye bir şey duyarsam bir yerlerden, hemen açgözlülükle ona da saldırırım. Tabi bu arada ilkine olan ilgim de soğur. İşte Ergo Proxy’e de böyle başladım. Halihazırda izlediğim bir ton şey vardı ama öyle bir ilgimi çekti ki hemen başladım. Gerçi 6. bölümde kaldım bir süredir ama bitiricem inancım tam.Bitirdikten sonra muhtemelen bir şeyler karalarım hakkında ama cyberpunk türde olduğuyla başlayalım önce. Biraz anlaşılmaz bir konusu var şimdilik, herşeyin çözülmesi için sonlara yaklaşmam gerek. Ancak bilim kurgu da diyebileceğimiz bir anime ve autorave adı verilen robotlarla insanların beraber yaşadığı bir zamanda geçiyor dizimiz. Zaten kapanış şarkısının hayatım boyunca en çok dinlediğim ve en az sıkıldığım parçalardan biri olan “Radiohead“den “Paranoid Android” olması da ayrı bir ilgimi çekti açıkçası. Açılışı da hem görüntüleri ve hem de çalan müthiş parçayla ayrı bir güzel. Manga havasında çok hoş çizimleri var, tam ağzıma layık karanlık bir havası var. Bazıları hayatımın kitaplarından George Orwell‘in 1984‘ü ile ilişkilendirmiş, bazıları Matrix‘le. Zaten böyle sevdiğim şeylerle bağlantı kuran bir anime olunca, izlememem hata olurdu. Neyse neticede bu bir tanıtım yazısı değildi ama aldım yürüdüm ben. İlgisini çeken izlesin kardeşim. 

 

 

 

Kimi Ni Todoke

Bu mangaya olan hayranlığımı da bolca Ninsan‘ın blogunda kusuyorum. İlk olarak animesiyle başlamıştım, en sonunda sabredemeyince mangaya saldırdım. 9 günde bir (evet sayıyorum) yeni chapter yayınlanıyor ve ben de çılgınca takip etmekteyim. Yakında kendisiyle ilgili bir yazı döşeyeceğimden bu kadarlık bilgi yeterli 🙂

 

Code Geass

Şu aralar dramalardan kopup nasıl da anime dünyasına kapıldığımı şu yazı sayesinde anlamış bulunmaktayım. Death Note hayranı biri olarak, bazı açılardan benzediğini duyunca başlamıştım. Tıngır mıngır izliyorum. İzlerken kesinlikle sıkılmıyorum, yanlış anlaşılmasın, sadece o kadar çok şey var ki yapılcak bazen cidden vaktim kalmıyor, 20 dakikalık bir anime bile olsa. Bu animeyle ilgili de yakında blogumda bir yazı gösterime girecektir.

 

Okuduklarım:

Şibumi- Trevanian

Kendime en çok kızdığım konulardan biri eskisi gibi kitap okuyamamam. Kitap aşkı uğruna gözlerini bozmuş biriyim ama artık eskisi gibi değilim galiba. Okuduğum bölüm bolca kitap okumayı gerektiren bir bölümdü ama 2 senedir iş güç belimizi büktü bacım 🙂 Bu kitap da uzun zamandır başucumda duran bir kitaptı sonunda başlayabildim. Özellikle kitabın baş karakteri olan Nikolai Hei‘nin çok ilgi çekici bir karakter olduğunu belirtelim. Yeni başladığım için henüz yorum yapamam o yüzden konusunu alıntılayacağım, ama çok beğenilen bir kitap olduğunu ekleyelim.

Konusu: “İnanılmaz ölçüde karışık ve özgün bir roman kahramanı Nicholai Hel. Yarı Rus, yarı Alman asıllı koyu bir Amerikan düşmanı. Şanghay’da doğmuş, bir Japon generali tarafından büyütülmüş; bir Japon bilgesinden de ‘Go’ oyunu öğrenmiş. Bask dili dahil yedi dili ana dili gibi konuşuyor. Plastik kartla ya da kurşun kalemle bir insanı rahatlıkla öldürebilecek ustalıkları da edinmiş.

Üstün düzeydeki ‘yakın algılama’ yeteneği yüzünden fotoğrafı bile çekilemeyen bu yenilmez savaşçı günün birinde emekli olarak yaşadığı şatosundan amansız ve acımasız bir dövüşe katılmak üzere çıkıyor.” (Arka kapağından alınmıştır)

 

Dinlediklerim:

Daha önce bir kaç kez yazmıştım, şu aralar jrock‘a sarmış durumdayım. Genel beğenimden bahsedersek rock diyebilirim, zaman zaman metale de meylediyorum. Daha çok özgürlükler ülkesinden çıkma grupları dinlerdim eskiden 🙂 (hala severim o ayrı). Ancak bir süredir Japon grupları dinliyorum. Malice Mizer, Gackt, Dir En Grey, L’arc En Ciel, Miyavi, Maximum the Hormone bunlardan başlıcaları. Bu tür dinleyenlere kesinlikle tavsiye ederim.

 

Gelecek Programım:

Ah hangi birinden başlasam acep. Öncelikle bayıldığım yönetmenlerden Chan Wook Park‘ın son filmi uzun zamandır listemde, Thirst. Hem sevdiğim bir yönetmen olması hem de vampirlerle ilgili olması benim için çok çekici. Bir de ben korkamadığım için korku filmi izlemem hiç ama hep bahsedilen Japon ve Kore korku filmleri ilgimi çekiyor, bir kaç adet onlardan izleyip mümkünse korkmak istiyorum (biri mazoşist mi dedi?) Bu kadarı yetsin artık çünkü tek tek hepsini yazarsam parmaklarım kopabilir.

Dizilere gelirseeek. Japon dizilerinden: My Boss My Hero, Yamato Nadeshiko Shichi Henge, Nodame Cantabile sadece küçük bir kısmı. Kdramalardan da: Pasta, Que era era, Closer to Heaven diye gider bu liste.

Sermin mimledim seni, kaçış yok! Nihahahha

Dinleyin…

Blog açınca havaya girdim, kendimi bir gazetenin pazar ekinde yazar sandım. Neyse uzak doğu sinema, dizi sektörü, animesiyle hepimizi etkilemekte. Müziklerini de özellikle izlediğimiz yapımlar sayesinde öğreniyoruz daha çok. Ben de son zamanlarda jrock’a sarmış durumdayım. İşte buna örnek iki klibi de sizle paylaşayım dedim.

İlk olarak L’arc En Ciel’in şahane bir şarkısından başlayayım dedim. Neredeyse 20 yılı devirmiş bir grup L’arc En Ciel ve tahmininizden çok albümü ve single çıkarmışlar. Tüm bunların içinde en beğendiğim şarkıları tabi en derin ve karanlık olanı oldu. Müzik mükemmel, kemanların hüzün kattığı bu şarkıda Hyde’ın içli vokali bu hüznü pekiştiriyor. Ringu 0 soundtrackinde yer alan bu şarkıyı ordan bilenleriniz olabilir. İyi seyirler diyelim o zaman.

İkinci olarak, uzun zamandır duyduğum halde inatla dinlemediğim, dün ekşiden bir arkadaşın sonunda dinlememi sağladığı Miyavi var. Rapper gibi görünen bu adamın aslında gitarı konuşturduğu aşağıdaki videodan izlenebilir. Kendisi çeşitli gruplarda yer alsa da kariyerine solo devam etmektedir.