Japonya – Yediğin İçtiğin Senin Olmasın Diyenlere

Japonya’dan döneli yıl olacak, ben güya hala geziyi anlatacağım. Üşengeçlik olayını biraz abarttım, evet ama anlatacak o kadar çok şey var ki gözümde büyüyor açıkçası. Özellikle binlerce fotoğraf içinden seçim yapmak yazıdan çok vakit alıyor.

Daha önce Osaka, Kyoto gezilerimizi yazmış, bir de Japonlar üzerine tespit patlatmıştım. Çekinmeyin, tıklayın. Ayrıca Astrea’nın yazılarına da itinayla bakınız.

Şimdi yazacağımın ise çok da “yazı” olduğunu iddia edemem diyerek müthiş bir çelişkiye imza atıyorum.

Kısa ve öz olarak, yediklerimizi paylaşacağım. Bu nedenle foto ağırlıklı bir post olacak.

İlk olarak Osaka’ya gider gitmez damladığımız marketten kareler… Her şey illa bir şeker, agucuk olacak.

IMG_2706-tile

Japon yemekleri içinde gördükçe en çok salyamı akıtan ve gidince yemek istediğim “okonomiyaki” idi. Bu yemeğe sarmam ta yıllar öncesine, Hana Kimi izlediğim dönemlere dayanır. O zaman Nakatsu Mizuki’yi kolundan tutup tutup bundan yemeye götürürdü. Malzemeleri karıştırıp, önlerindeki ocakta pişirip, afiyetle yediklerini gördükçe “Bundan kötü bir şey çıkmaz” dedim ve söz konusu yemeği bir köşeye not ettim. Dizi Osaka’da geçiyordu bildiğiniz üzere. Eh biz de geleneksel Osaka yemeğini tam da yerinde yemiş olduk. Gayet lezzetliydi. Soldaki deniz mahsullü, sağdaki ise peynirliydi.

IMG_2972-tile

Aşağıdaki fotoğraflar ise oradaki -yanlış hatırlamıyorsam- ikinci akşamımızdan. Osaka’da bir restauranta gittik. Oldukça leziz yemeklerdi. İlk fotoda kızarmış ekmek yanında karidesli sosu görüyorsunuz. İkincide “edamame” yani bildiğin haşlanmış fasulye var, çerez gibi yiyorlar. Aslında fena da olmuyormuş dedik biz de yiyince. Sonrası karides ve patates kızartması yani “agemono” ve bira.

IMG_3213-tile

Aynı restauranttan devam ediyorum. İlk fotoda etli, yumurtalı ve bol sebzeli yemeğimiz var. Yanlış not almadıysam adı “nabe”. İkinci fotodaki ise kereviz turşusu yani “tsukemono”. Bu da gayet güzeldi. Üçüncü fotoda gecenin benim açımdan şampiyonu “takoyaki”, bunlar böyle yumuşak karides topları. Daha dün SHINee’nin “Wonderful Day” programını izlerken Jonghyun bizim Osaka’da gördüğümüz yerleri gezip, üstüne bundan yedi de, gözümden bir damla yaş süzüldü, inan olsun. Son foto ise “udon” var, bildiğin makarna işte.

IMG_3223-tile

Her otelde mutlaka kettle ve çay olduğundan bahsetmiştim. Yeşil çay olmazsa olmazımızdı ancak çok severek içtiğimi söyleyemeyeceğim. Bizdeki yeşil çayı da sevmezdim zaten ama oradaki sanki balık kokuyordu, Japon mutfağına dair sevmediğim bir kaç şeyden biri oldu. Alttaki fotoda malum yeşil çay haricinde marketten aldığım hediyeli soğuk kahveyi, kahveli keki ve Kirin birasını görebilirsiniz. Kirin Japonya’nın köklü ailelerindenmiş, o yüzden bu markaya adım başı rastlama olasılığınız yüksek. Yine de bu markanın birası bir Asahi değildi.

IMG_3436-tile

Sıra geldi bir diğer leziz mi leziz akşam yemeğimize. Bu yemek üçüncü günümüzde vardığımız Kyoto’dan. Bunda ayrı odada yemek yedik ilk kez. Ayakkabılarımızı çıkarmamız gereken ilk mekan da burası oldu. Sınırsız fleto et vardı ve fotoda gördüğünüz ikili haznede pişirip yedik. Sadece su olanda eti şöyle bir dolaştırdığınızda yemeğiniz hazır oluyor. Eti dolaştırırken “shabu shabu” diyoruz (gelenek gibi bir şey) bu aynı zamanda yemeğin adı. Diğerindeki sosa ise soğan, soya fasulyesi vb. malzeme atılıp et bunlarla pişiriliyor. Yemeğin adı “sukiyaki”. Japon mutfağının ünlü yemeklerinden ve ününü hak ediyor efendim, gayet leziz. Piştikten sonra önünüzdeki kaselerdeki soslara banıp ya da banmadan yemek size kalmış.

Japonlar eti az pişmiş seviyor. Onlar şöyle bir suda gezdirip ağızlarına attılar hatta çiğ yumurtaya bandılar. Tabi biz gezi boyunca böyle “kendin pişir kendin ye” durumlarında et koyulaşana dek yememekte ısrar ettik.

Bu arada ikinci fotoğraftaki bir önceki Japonya yazımda bahsettiğim ıslak havlu. Her mekanda getiriyorlar bundan. Yanında mutlaka su da oluyor ve para ödemeden sınırsız su içebiliyorsunuz.

IMG_3648-tile

Altta yemeğe kattığımız malzemeleri görebilirsiniz. Ayrıca bardaktaki erikli, pek hoş bir içki idi. Adı “nankou umeshi”. Yemek az önce dediğim gibi, ortak haznede piştikçe kaselerimize alıp yedik, arada soslara bandık. Sosların isimleri ise “gomadere” ve “ponzu” imiş, öyle not almışım.

IMG_3657-tile

Japonya’da fast food yemedik mi, yedik tabi. Gitmişken oranın hamburgerini de tatmamak olmazdı. Öyle ahım şahım bir fark yoktu ama yanındaki soslar lezizdi. Tek sorun, biz tavuklu aldığımızı sandık ama İngilizce fakiri Japoncuklar bize karidesli hamburger yapıverdi. Gerçi bu sanırım alttaki foto değil, diğer hamburger maceramızdaydı, Ikebukuro’da. Oraya da geleceğim.İkinci resimde yine Kirin biraları görüyoruz ama kutular sonbahar koleksiyonundan. Görünce dayanamadık ve gezi boyunca yaptığımız gibi kapıverdik. Yani dışarda içmediğimiz akşamlarda itinayla otel odasında içtik. O marketler yüzünden hep, zalım marketler.

Üçüncü fotoda gördüğünüz ise “dango”. Evet, Hana Yori Dango’nun “dango”su. Orada Makino dango satan bir yerde çalışıyordu malumunuz. Pek çok çeşidi var, bu onlardan biri.

Yanındaki fotoğrafta iste bildiğiniz altın içtik. Altından aklınıza gelecek her şeyi yapan bir yere gitmiştik ve kekinden, kremine kadar adamlar altını bol keseden kullanmış. Bize de ikram ettiler. Sonra belki paranın gözüne vururum, uğurlu gelir dedim ama battıkça battım. Ters tepti. Sakın gitmeyin.

IMG_3684-tile

Bol balıklı bölümümüz de başlasın. Japonya’daki ilk “sushi” maceramız. Türkiye’de hep “roll sushi” yediğimden kötü anılarım yoktu kendisiyle. Özellikle son yememde, belki de aç gittiğimizden, löp löp götürmüştüm. Japonya’da ise “sashimi” yedik. Yani löp, kocaman et, altı pilav. Bir “roll” kadar bizim damak tadımıza uygun olmasa da sevdim. Özellikle somona bayıldım. Ancak, siz siz olun, ahtapotlu yemeyin. Çiğne çiğne gitmiyor meret. Çıkardım peçeteye valla kusura bakmayın ama o iş olmaz. Yılan balığının da az derisi rahatsız ediyor. Astrea “Yengeç de fena, yeme” deyince ona dokunmadım. Ama ton gibi, somon gibi ailemizin balıkları, soframızın baş tacı balıklarla yapılanlar gayet lezizdi. “Ton balığının eti yağlı mı yeağ?” diyecek oldum, sonra yurdumdaki balçık gibi yağ dolu ton balıklarını nasıl götürdüğüm aklıma gelince utanıp sustum.

Üç ve dördüncü fotolar ise balık pazarından. Balık pazarında ter döken insanlar, insanlarımız… Nerden bizim insanımız oluyorsa. Neyse. Burada kayboluyorduk neredeyse ha, bayağı büyüktü. Bu balık pazarının olduğu şehrin adı Kanazawa bu arada. Neyse orada Çinli olduğunu düşündüğümüz bir emmi iznimizi istedi ve bir kaç fotomuzu çekti. Akbaba gibi dolanıyordu zaten. Neden izin verdik bilmiyorum, belki de sapıktı. Benzemiyordu ama belli olmaz bu işler. Dikkatli olmak gerek. Öyle Japonya’yı seviyorum, buradakilerden zarar gelmez deyu saflık yapmayın, e mi çocuklar?

IMG_3993-tile

En leziz akşamlarımızdan birine geçiyorum şimdi. Az sonra bahsedeceğim akşam yemeği ve kahvaltı Takayama şehrinden.

İlk fotoğrafta gittiğimiz sake imalathanesinden leziz sakeler görüyorsunuz. İkinci fotoğrafta ise ziyafet başlıyor. Bir gece geleneksel Japon otelinde kaldık. Yüzlerce yıllık, eski bir bina. İçi antika dolu. Tek kalan bizdik. Kaplıcaya girdik, futonda (Japon yer yatağı) uyuduk falan. Çok güzeldi yani işte ulan. Orada bize hazırlanan akşam yemeğinden kesitler. Bir altta detaylara ineceğim.

IMG_4252-tile

Yemektekilerin gördüğünüz gibi hepsini incelemeye kalkmayacağım ama en beğendiklerimden bahsedebilirim. İlk fotoğrafta böyle değişik yapraklarla pişen eti görmektesiniz. İkinci fotoğrafta, soslu ve tatlı patates. Tatlı derken öyle tatlı ekşi karışımı değil, çok lezizdi. Bir kazan olsa yerdim, o derece. Üçüncü fotoğrafta “udon” görüyorsunuz. Onun yanındaki tabakta balkabağı (kalp ben), değişik turşumsu oluşumlar, yumurtalı acayip birşey, yine garip bir mantar ve somon balığı (leziz) var. Bunların adlarını not almamışım ama özel yemekler değiller zaten. Bir de bütün yemeklerde olduğu gibi “gohan” yani pirincimiz vardı tabi. Bu arada hiç yavan gelmedi, löp löp yedim. Ben mi çok iştahlıydım bilemiyorum.

IMG_4388-tile

Altta ise aynı oteldeki kahvaltımızı görüyorsunuz. Aslında gayet açık. Küçük zımbırtıda, yaprak üzerinde pişenler değişik, bizde pek bulunmayan, bulunsa da bu amaca yönelik kullanılmayan otlardı. Onun dışında normalde onlar kahvaltıda pek tercih etmeseler de yumurta ve sosis gibi şeyler de eklemişler. Paketteki ise yosun, “gohan”a (pirinç) sarıp, yedik. Yeşilli tabaktaki şu an ne olduğunu unuttuğum sebze iyiydi ama yanındaki “tofu” pek hoş değildi. Peynire benzediği konusundaki hayallerim suya battı. Oysa dorama ve animelerde gayet lezzetli görünüyordu. Üçüncü fotodaki de meşhur “misa” çorbası var ama sevmedim onu. Bizim damak tadına gelmez hacı. Uçakta yediğim Kore yemeği olan yosun çorbasını bile şapur şupur götürmüş biri olarak bunu yiyemedim.

IMG_4420-tile

Şimdi resmen mideme oturan ve insanlıktan çıkarak yediğim yemeklerden birine geldi sıra. Tokyo’daki ilk akşam yemeğimiz.

Bu Türklerin bayılacakları tarzda bir yemek oldu. Zaten gittiğimiz mekan da oldukça güzeldi, dekorasyon ve ortam olarak özellikle. Bir de reggae müzikler çalıyordu, konsept hoştu yani. Ayakkabılarımızı çıkardık, dolaplara kilitledik, anahtarımızı yanımıza aldık ve masamıza kurulduk. Sonra gelsin “tempura”lar, gitsin dondurmalar.

Şimdi alttaki ilk fotoda leziz salatamız görünüyor. İlginç detaylar beklemeyin, bildiğiniz salata. İkinci fotodaki çubukta kızartılmış karides, yani “tempura” (Sushico menüsünde gördüm ama denemedim, merak edenlerin haberi olsun). Üçüncü fotoda yumurtalı, sebzeli pilav, dörtte ise kızartılmış lotus çiçeği var sosuyla beraber. Hepsi ayrı ayrı lezizdi. Özellikle “tempura” ve lotus.

IMG_4525-tile

Aynı yemekten leziz kareler paylaşmayı sürdürüyorum. İlk fotoda yine bir karides güzellemesi. İkinci fotoda bir “beeru” güzellemesi. Bu arada bu şişe bira 70likti. Türkiye’de 70lik bira kavramı var ama şişede değil. Neyse o yüzden ısınmasın, paylaşalım ikinciye geçeriz dedik, bu şirin bardaklar geldi. Üçüncü fotoda somon “sushi” ve dörtte çubukta et mi ararsın, tavuk mu? Bu devrik cümleleri de toparlayamicim, takılın, yormayın.

IMG_4527-tile

Şimdi altta yine bol çeşitli atıştırmalıklar görmekteyiz. İlkindeki abiden bahsetmiyorum. O dükkanın vitrininde tatlı yapan masum bir abimiz. O tatlılar inanılmaz leziz oluyor bu arada. İkinci fotoda ise “daifuku” görüyoruz. Hana Yori Dango’yu zilyon kez izleyince beynime kazınmıştı adı tabi. Hatırlatalım. Makino “daifuku” yer ve dudağının kenarına pudrası bulaşır. Rui uzanır ve siler, sonra “daifuku”nun ne olduğunu sorar vs. (çünkü zengin ve fakir yemeklerini bilmiyor). Üçüncü fotoda da ice tea ve “daifuku” ile öğle yemeğini geçiştirme çabalarımı görüyorsunuz. “Daifuku” böyle kıvamı lokum ayarında bir tatlı. İçinde Japonların tatlıların içine eklemeye bayıldığı (ve çok da doğru yaptığı) siyah fasulye ezmesi (bu isimden emin değilim) var. Gayet leziz. Son fotoda ise halis muhlis “ramen” görüyoruz. Hazır değil, alın teri. Karidesli yedik (yalnız sürekli karides yediğimizi şu an fark ediyorum), güzeldi ama bitiremedik. Japonlar bunu akşam yemeğinin üstüne, atıştırmalık olarak yiyorlarmış. İçkiden sonra da tercih ediliyormuş, bizdeki çorba misali. O kiloların nerelerine gittiğini de öğrenirsem mesut oliciim.

IMG_4664-tile

Yine karman çorman gidiyoruz. İlk foto çıktığımız tekne turundan. Yine çubuğa batırılmış etlerin ağırlıkta olduğu bir menü seçtik. Gemide Azeri bir kebapçı olsa da doğru seçimi yaptığımıza inanıyorum. Her çeşit yemek vardı, beş katlı geminin bir katı sırf yemekti. İçki de sınırsızdı. Burda pek görünmese de Sapporo biramız yemeğimize eşlik etti. İçinci fotoda kutusunu sevdiğim için eklediğim kola var, Türkiye’ye de gelmeli. Üçüncü ve dördüncüyü önceden paylaştım ama hatırlatırsak kavunlu leziz ekmek “melonpan” ve üzümlü Fanta. “Melonpan”i seyyar bir minübüsten aldık, sıcak sıcak yedik.

IMG_4966-tile

Pub maceramızda soğan halkası yedik, evde yapılmış gibiydi. Bizdekiler gibi yapay bir tat yoktu. Sevdim. İlk ve son fotoda (fotoğrafı birleştirip, boyutu küçültünce yarısı gitti. Düzeltmeye üşendim ve bok gibi oldu. Farkındayım) görünen turuncu içkinin adı ise Slam Dunk. Animeyi henüz izlemesem de sırf meraktan içtim ve gayet sevdim. İkinci fotoda çikolatalı ekmek, üçüncüde ise muzlu yine leziz bir ekmek var. Onları Harajuku’da kaldırımda oturup, etrafı izlerken yedik. Yüz yenciden (bizdeki bi milyoncu hesabı) almıştık.

IMG_5020-tile

Ikebukuro’da gelip geçenleri izlerken yediğimiz leziz hamburgeri altta görüyorsunuz. Yukarda bahsettiğim tavuk umarken karides bulduğumuz an, buydu. Yine soslara doyamadık, buradakiler daha da güzeldi. Öyle mayonez, ketçap, ranch falan değil böyle değişikler. Sırf o yüzden bile gidilir.

IMG_5159

Ve geldik son fotoya. Bunları gecenin bir yarısı resmen guruldayan bir karınla yazdım ve sona geldiğim için mutluyum.

İlk fotoda Japonya Starbucks’ından aldığımız termosta strawberry frappuchino içerken görüyorsunuz. Görmüyorsunuz ama gördüğünüzü farz edin. Yanında ise Howl’lu zippom var. Howl hart mi♥ Ortadaki ise son günümüzdeki Hard Rock Cafe maceramızdan. Çok az paramız vardı ve 800 yene bira içmektense 1000 yene mojitoyu tercih ettim. Store’dan da bir şey alamadım, sadece cafeden shaker aldım ve ağlayarak oradan çıktım. Bir daha oraya son gün gidersem ne olayım! Son fotoda annemlere aldığım dışı yumoş hamur, içi siyah fasulyeli ve şu an adını unuttuğum tatlı oluyor.

IMG_5207-horz

Bu da yazının sonu. Ben de gezi tekrar bitmiş gibi hüzünlere gark oldum. Fotolarda blog isminin boyutu, rengi hatta yazı tipi mütemadiyen değişti ve bok gibi birleştirdim, farkındayım. İdare edin. Bunca fotoyu ayıklayıp, eklemek zor oldu. Emeğe saygı pıliz.Yorumlarınızı bekliyorum. Japonya yazıları görünüşe göre sonsuza dek devam edecek. Şimdilik bye.

Reklamlar

Japonya- Gözlem ve Tespitlerim

Baştan uyarımı yapayım da sonra birileri çıkıp “Öyle değil bikerem”lere girmesin. Bu yazıdakiler benim kısa süreli Japonya görmüşlüğümden yola çıkarak yazdıklarımdır ve kesinlikle doğru olduklarını iddia etmiyorum. Biri çıkar “Ben Japonya’da yıllarımı geçirdim, yanılıyorsun küçük kız.” derse, susar otururum. Ya da niye oturayım arkadaş, ben uyarımı baştan yapmışım.

O halde başlıyorum, arkadaşlar hazır mısınız?

* İlk merak edileceklerden birinin bu olduğunu düşünerek, Japonların Türk olduğumuzu duyunca gösterdikleri tepkilerden bahsederek başlayalım. Orada burada Japonlarla iletişime geçtik tabi ki. Direkt gelip nereli olduğumuzu soran da oldu, bir şey sorduğumuzda ya da fotoğraf çektirirken merak edenler de. Bir kısmının bilmediğini düşünsem de, sanırım daha çok Turkey deyince anlamıyorlar. Torukojin dediğimiz anda “Haa Toruko” tarzı tepkiler geldi genelde. Mesela bir mağazada bir kadının kucağında köpek gördüm ve sevmeden edemedim. Kadın İngilizce nereli olduğumuzu sordu. Aslında şaşırdım çünkü İngilizce konuşan Japon bulmak hayli zor. Kadın öğrenir öğrenmez “Kapadokya!” tepkisini verdi. Ziyaret edip etmediğini sorunca da arkadaşından duyduğunu söyledi. Ben de “O halde bekleriz” diyerek kültür elçiliğimi yaptım. Sonra hemen orada mantı açtım. Ardından Astrea ile halk danslarını sergiledik ve.. tamam lan yapmadık tabi. Ne uğraşcam.

* Üstteki maddede de hafiften değindiğim gibi, Japonlar İngilizce bilmiyor ya da muhtemelen çekiniyorlar. Ancak ben nokta atışı yaparaktan bir kaç bilene rastladım. Yine de çoğunlukla mal mal bakıyorlar yüzünüze, konuşmaya çalışsalar da dilleri dönmediğinden dediklerini anlamak zor olabiliyor.

* İngilizce bilmeseler de gitmeden önce de hep duyduğum gibi çok yardımseverler. Mesela Astrea ile Ikebukuro’daki metro istasyonunu aradığımız bir gün (Suspus‘un tavsiye ettiği Otome Road’u ararken arka sokaklarda bulmuştuk kendimizi) ışıkta bekleyenlere yanaştım ve üç kişilik bir gruba sordum. İçlerinden sadece biri çat pat İngilizce biliyordu. Ancak hiç biri tam nerede olduğunu kestiremedi. Sonra kız kendini helak etti ve gidip başkalarına sormaya başladı. Sonunda tarif ettiler. Bazen siz bir şey sorduğunuzda telefonunu çıkarıp, internetten bakanlar bile oldu, o kadar yardımseverler.

Şemsiyelerinizi binada dolaşırken yanınızda taşımak istemiyorsanız kolayı var:) Japon bunu bile düşünmüş.

* Laf yedik. Evet Japon apaçilerden laf yediğimiz de oldu. Yabancı olduğumuzu görüp, kırık dökük İngilizce’leriyle laf atanlar mı dersin, kawai diyenler mi? Biri 32 diş “Hiii!” diyerek el salladı, en çok ona güldüm. Bir de Shibuya’da ana caddeden kopup, kendimizi garip bir arka sokakta bulduğumuzda ben hala fotoğraf çekme derdindeyken biri “Piisu (Peace)” diyerek poz verdi kendince. Karşılıklı gülümsedik falan. Durduk yere selam verenine bile rastladım (Ahh o uzun saçlı çocuk T_T). Nedense onlar laf atınca Türkiye’deki gibi rahatsız hissetmedim kendimi:P

* Laf erkeklere gelmişken, genelde çekingenler hep duyduğumuz gibi ama anladığım kadarıyla işin sırrı bir kaç kadeh içkide yatıyor. İçilen mekanlarda hiç utanmaları yoktu valla, bir pubda hepimizle tek tek tanışıp, masaya musallat olanına bile rastladık. Erkekler tarz giyiniyor ve bakımlılar. Ancak tarz giyinenleri daha çok Harajuku’da falan gördük. Kalanı beyaz gömlek, siyah pantolon olayında- çalışan kesim. Ikemenler yani yakışıklılar da sadece doramalarda değil, sokakta da rastlanıyor kawai delüğanlulara. (Her ne kadar Suspus ikemen yok idi dese de)

* Bisikletlere en az araba kadar, hatta daha fazla rastladığımızı söyleyebilirim. Önceki yazılardan birinde fotoğrafını paylaşmıştım, otoparkları (bisikletpark?) bile var bunun için. Sokaklar onlarla kaynıyor. “Bike Parking Violations Office” bile gördüm. Aynısını Türkiye için temenni ettim.

* Tabi ki adamların gayet hızlı metroları (shinkansen) varken, ulaşım onlarla sağlanıyor çoğunlukla. Metroda sayısız hat var resmen, sistem çok karışık. Gideceğiniz hattı bulduğunuzda bile tekrar haritadan bakıp, doğru kapıyı seçmeniz gerekiyor. Bulunduğunuz yer atıyorum gri hatsa, gideceğiniz yer ise kırmızı hatsa oraya en doğru aktarmayı nasıl yapacağınız size kalmış. Yine de çözmesi zor değil. Metro girişlerindeki makinelerden bilet alabiliyorsunuz. En mantıklısı kombine biletlerden almak. Tüm hatlara bir gün boyunca sınırsız kullanabileceğiniz bilet 1600 yen civarı ama daha az hatta gidebilen 710 yenlikten almak daha mantıklı, daha çok aktarma yapıyorsunuz ama paranın çoğu cebinizde kalıyor. Bu bileti turnikeler yutuyor, diğer uçtan geri çıkıyor. Limitiniz bitince ise geri vermiyor. Sadece girerken değil, çıkıştaki turnikelerde de kullanıyorsunuz. Tabi orada kalıcıysanız Kentkart benzeri zımbırtıdan alın, ne uğraşacaksınız. Tokyo metrosunun haritası ve günlük bilet alttaki fotoğrafta mevcuttur.

* Sokaklar çok temiz ve Japonlar gerçekten hep duyduğumuz gibi kurallara harfiyen uyan bir millet. Gecenin bir yarısı, ufukta arabanın gözükmediği ara sokaklarda bile yayaya dur yanarken kimse yola atlamıyor, onu yapan genelde bizdik:D Bunun haricinde çok dakikler ve bir şeyin vaktinde yapılması onlar için önemli.

* Sigara mevzusuna gelelim. Cafe ve restaurantlarda sigara içiliyor. Bazılarında ayrılmış bölgeler var, bazılarının ise her yerinde içmek serbest. Genelde içki olan mekanlarda her yerde içiliyor. Ancak havalandırma iyi olduğundan dumana boğulmuyorsunuz, ben içmeme karşın dumanaltı olmaktan rahatsız olurum mesela. Sokaklarda ise “Smoking Area” bulmak durumundasınız, ancak oralarda içiliyor.

Asakusa Tapınağı’nda (Tokyo) ibadet edenler.

* Havalandırma demişken, metro ve marketler buz gibi, uyarımı yapayım da.

* Mağaza vb. yerlerde ise krallar gibi karşılanıp uğurlanıyorsunuz. Oradan buraya döndüğünüz anda asık suratlı ve “İyi günler” demenize karşılık vermeyen çalışanları görünce farkı daha iyi anlıyorsunuz. Çalışanlar- bu her adım başı bulduğunuz FamilyMart, Lawson gibi bir market olsa bile- her müşteri geldiğinde “Hoşgeldiniz beşgittiniz”lere giriyor. Siz mağazadan çıktıktan sonra bile arkanızdan teşekkür edip duruyorlar. Mesela bizim Kpopçulardan birinde albümleri tamamen kendi mallığımdan devirdim. Kız benden binlerce kez özür diledi. Ağzım açık kaldı, “Sen niye özür diliyorsun bal böceğim? Hatalı olan benim. Benim kellemi vurun.” diyemesem de, kendi hatam olduğunu ve sorun olmadığını söyledim.

* Restaurant ve pub çalışanları ise sabrın vücut bulmuş hali gibiler. Çoğunu başımızda dakikalarca tuttuk, şunda ne var, bunun içindeki ne diye sorarken ağaç oldular tabi ama hala gülümsüyordu bitanelerim, canparelerim.

Müzede çaktırmadan bana da poz veren liseliler (ya da ortaokul bilemedim^^)

* Şu ayrı odalarda takılınan restaurantlara da, yerde oturulanlara da gittik (berbat açıkladım ama anladınız). Japonlar çok geç saatlere kadar eğlenmiyor ama iş stresini atmak için çok içiyorlar. İçince de taşkın hareketlerde bulunabiliyorlar. Kapalı odalardan baya gürültü geliyordu, ortalık yerde delirdiklerine de bizzat şahit olduk. Yani hep bahsedilen çekingenlik yeni nesil için pek geçerli değil.

* Vending machine’i unutuyordum neredeyse. Şu otomatik içecek makinelerinden abartmıyorum her köşe başında var. Efendim kahve ağırlıklı satanı mı dersin, dondurma satanı mı? Sigaramı otelde bıraktığım bir gün sigara ihtiyacımı bile hemen karşıladı cınlırım. Ama paranın çoğu buna gidiyor, içesiniz yoksa bile “Anam bu değişikmiş, tadak bakalım” gazıyla alıp duruyorsunuz.

* Japonya pahalı memleket. Kesinlikle çok pahalı. Hele kafanızda her aldığınızı Türk parasına çeviriyorsanız, yandınız. Elinizi cebinize atamazsınız. Bir de biz neye göre fiyatlandırdıklarını anlayamadık pek. Mesela çorap görüyorsun 800 yen ama 200 yene bira var. Böyle bir garip. Türk parasına çevirmemek en mantıklısı, çevirirseniz her şey fahiş geliyor ve elinizi cebinize atamıyorsunuz.

* Ucuz alışveriş imkansız değil ama. 100 yenciler var bizim 1milyoncu hesabı. Oraya gidip, alışveriş yapılabilir. Özellikle ballı ekmek olsun, melonpan olsun, tavsiye edilir ara öğün olarak.

Seyyar arabadan aldığımız Melonpan, sıcacık ve lezizdi.

* Ünlüler alemine kıvrak bir geçiş yapayım o halde. Ünlülerden TVde en çok gördüklerim Matsumoto Jun ve Haruka Ayase idi. İkisini de pek severim. Bunun haricinde billboardlarda, mağazalarda beğenerek izlediğiniz isimleri görüp durmak da iyi hissettiriyor. Misal Kimutaku’cuğum pek çok billboardda karşıma çıktı ve yüzüme gülücükler yerleştirdi. Keza Kame, Hiroki, Sato da sık rastladıklarımdandı. Gruplardan en çok bahsedilense tabi ki başımızın belası AKB48. İnanılmaz seviliyorlar gerçekten, adım başı cafeleri var arkadaş, her reklamdan çıkıyorlar. Bunlardan Maeda Atsuka gruptan ayrıldı (mezun oldu) ya, son konserin DVDsi çıkacakmış, her yerde bu kızın zırlak suratı. Gerçi o suratı bile özledim. Aslında o kızdan sonra daha da nefret ettim, Sato’m bunu donunu göstere göstere taşımış, gözümden düştün Kenshin. Sanırım saçmalıyorum şu an. Bu arada AKB48’in şu reklamı zırt pırt çıktığından Astrea ile bütün gün bu şarkı ağzımıza takılıyordu, Japonya sokaklarını arşınlarken bunu söyleyip duruyorduk maalesef. Unutmadan EXILE, tabi ki Arashi ve Kat-tun da sık karşımıza çıkan gruplardan oldu.

* Japonya’da kendi gözlemlerime dayanarak en sevilen Koreli ünlünün Jang Geun Seuk olduğuna karar verdim. Her yerde bunun yüzü, reklamlardan çıkıyor. Hallyu dükkanlarında hepsi var zaten de, normal kitapçı ve müzik marketlerde buna ayrılan köşeler bile gördüm. Son draması “Love Rain”i de bir gece Japonca dublajla izlemişliğim var. DVDleri gelmiş müzik marketlere, posterleri falan vardı.

* Hallyu ise etkili Japonya’da. TVde çok rastlamadım, sadece bir kaç Top Ten listesinde Suju’yu görüp gururlandım, bir de B1A4’ü gördük. Ama Kpop ve Kdrama zımbırtıları satan ve benim Hallyu dükkanı dediğim mekanlar her yerden çıktı karşımıza, resmen her yerdelerdi. Kyoto çarşısında bir kaç tane gördüm hatta. İçinde ne ararsanız var, daha önceki yazılarda da bahsettim, bahsetmeye devam edeceğim. Açıkçası bir Jrocksever olarak onlarla alakalı ya da Jpopla alakalı pek dükkan göremedim. Müzik market ve albüm de satan kitapçılarda ise mutlaka ayrı bir Kpop bölümü var, kimi ararsanız albümünü buluyorsunuz. Ganimetlerimi sonraki yazıda sergileyeceğim. Bu arada Gangnam Style’ın esamesi okunmuyordu nedense (Ağustos sonu- Eylül başında gittik.) (Ekleme:Yazıyı bir ay kadar önce yazdım, sonra zaten Gangnam Style’ın Japonya’da popüler olmamasıyla alakalı haberler duyduk. Gerçekten öyleymiş.)

* Yeme içme için ayrı bir yazı yazacağım ama ramenlerden bahsedebilirim. Hazır ramenler bile gerçekten Türkiye’dekilere göre gayet lezzetli. Astrea ile dramalardakini aratmayan şapırtılarla yedik hatta kana kana çorbasını içtik falan. Ben Türkiye’deki ramenleri sevmem çok. Nitekim dönünce yine denedim ve tamamını bitiremedim.

Müzelerde görme engelliler de düşünülmüş.

* Tuvaletler inanılmaz temiz. Yani pek merkezi olmayan bir muhitte marketin tuvaletine giriyorsunuz, yine temiz arkadaş. Daha öncesinden belki bilenler vardır, Japonların çok teknolojik tuvaletleri var. Yani taharet musluğundan gelecek suyun sıcaklığından, şiddetine kadar ayarlayabiliyorsunuz. Bazılarında klozet ısınıyor. Bazılarında klozeti dezenfekte edebileceğiniz bir sıvı var. Bazıları ise suni sifon sesi veriyor, bu tuvalette çıkardığı seslerden utanan Japonlar içinmiş. Hatta birinde karşımızda bir ekran vardı ve manzara resimleri geçiyordu. Orda artık durup “Oha” dedim yani. Giyinme ya da makyaj odası olan tuvaletler de var. En çok sevdiğim annelerin bebeklerini yanlarına alabilmelerini sağlayanlardı, bazı kabinlerin içinde bebek oturağı da bulunuyordu. Yalnız dışarı çıkan anneler için birebir.

* Otellerde ihtiyacınızı karşılayan her şey var. Yüz yıkama jeli mi ararsın, yatarken giymek için yukata mı? Her otelde mutlaka kettle, bardak ve poşet siyah/yeşil çay mevcut. Kettle sayesinde hazır çorbadır, ramendir de yapılabiliyor haliyle. TVlerde genelde bulunduğunuz bölgeye ait kanallar var. Misal Osaka’da bulduğunuz bir kanalı Tokyo’da bulamayabiliyorsunuz. Tüm otellerde bizdeki gibi küçük değil baya battal boy şampuan, saç kremi ve duş jeli var ve hepsi Shiseido. Shiseido bir ürün alamadım ama en azından 10 günlüğüne bunları kullanıp, mutlu oldum kendimce.

Ikebukuro

* Mimari çok etkileyici Japonya’da. Yani mesela Ginza (Tokyo) lüks mağazaların olduğu bir semt. Sadece caddede yürümek bile tatmin ediyor. Mesela oraya giden mutlaka ama mutlaka Aber Crombie mağazasına uğramalı, böyle bir club ortamı, çalışanlar da şöyle falan. Ya da Yamaha’nın mağazasını görmelisiniz. Çektiğim fotolar kötü çıktığından netten şunu sunuyorum sizlere. Herhangi bir semtte metrodan iniyorsunuz ve “Burasının artık çok bir numarası yoktur.” diyorsunuz ama yine de şahane çıkıyor. Mağazalar dıştan bakınca bile etkileyici. Bir de içeri girip, alışveriş yapacak paranız varsa yaşadınız tabi.

* Tokyo’da pek çok gökdelen olmasına karşın, gayet sakin ve huzurlu semtleri de var. Üstelik Tokyo’ya Gözlem Kulesinden tepeden baktığımızda gördük ki, onca gökdelenin arasında devasa yeşil alanlar da mevcut. Gökdelenin altında bile cırcır böceği sesleri duydum ve ağaçlar gördüm. Oraya gidip, parklardan birini gezmezseniz, çok şey kaybedersiniz. Tabi bu sadece Tokyo için değil, Osaka ve Kyoto gibi diğer büyük şehirler için de geçerli. Şehrin gürültüsünden çıkıp bir anda doğayla iç içe kalabiliyorsunuz.

* Elektronik alışveriş için Tokyo’da mutlaka Akihabara’yı ziyaret edin. Gerçi biz iki kez gidip, elimiz boş dönmeyi başardık çünkü yukarda dediğim gibi, kendi para birimlerine göre ucuz, Türk parasına çevirince her şey çok pahalı geliyor. Hani güya biz sıfırları atınca değer kazanmıştı ya paramız, çok da değerlenmediğini daha iyi anlıyorsunuz.

Akihabara

* Akihabara’dan anime zımbırtıları da bulabilirsiniz. Bu arada anime ve manga kültürünün öneminden de bahsetmeden durmayayım. Pek çok binada anime karakterleri görüyorsunuz mesela, buraya gelip, düz beton yığınlarıyla karşılaşmak pek acı oluyor. Bir markete gittiğinizde bile üstünde anime karakteri resimleri olan, ya da küçük oyuncaklar hediye eden içeceğinden, ramenine bir dolu ürün var. Eczanede bile görünce artık yuh dedim. Bir de eğer One Piece izliyorsanız, çok mutlu olacaksınız zira etraf ürünlerinden geçilmiyor. Her yerde animeye dair bir şeyler görmek mümkün. Bu arada mangalar çok pahalı değil, hatta daha ucuza ikinci el manga satan yerler de var. Japonca da olsa hatıra niyetine alınız, biz birer tane kaptık kasadakilerin tuhaf bakışları altında. Tabi kız Japonca manga aldığımı görünce Japonca bildiğimi sanıp, başladı konuşmaya, sonra anladı ki ancak Tarzanca anlaşabiliyoruz.

Harajuku’ya giderken rastladığımız tek kişilik dev orkestra^^

* Tokyo yazımda uzun uzadıya bahsedeceğim ama mutlaka Harajuku’ya da uğranmalı. Benim en çok görmek istediğim yerlerdendi, sokak modasını en iyi gözlemleyebileceğiniz yer. Baya ilginç tipler gördük ve çok keyifliydi. Yalnız sonradan duydum ki asıl Pazar günü gitmek lazımmış Harajuku’ya, aklınızda bulunsun. Gerçi normalde de etrafta anime karakteri gibi giyinmiş bir çok kişi var. Hatta sanırım biz bir de ünlü gördük, fotosu altta. Millet imza aldı (daha doğrusu çocukta bir damga vardı, onu bastı verilen kağıtlara). Tabi biz tanımadığımızdan önümüzdeki sahneyi boş gözlerle izledik. Tabi fütursuzca kamerayı yüzlerine doğrultup foto çekmekten geri durmadık.

*Harajuku’da şahane mağazalar da var. Özellikle bir çanta mağazasında kendimi kaybettim. Biz iki kez gittik hatta bir seferinde yarım saat kaldırımda oturup etrafı izlediğimiz oldu. Kesinlikle hiç canınız sıkılmıyor. Diğer görülesi yerlerden Tokyo yazımda bahsedeceğim.

* Alakasız bir konuya zıplayarak su mevzusundan da bahsetmek isterim. Japonya’da çoğu yerde çeşme suyu içilebiliyor, özellikle otellerde. Yine de musluğun yanına yöresine bakılmalı çünkü içmek için uygunsa mutlaka yazıyor. Yazıyı görmezseniz içmemeyi tercih edin. Bir de restaurant, cafe ve bar gibi mekanlarda su beleş. Hatta gider gitmez masanıza ıslak, sıcak havlu ve su geliyor, bir ferahlıyorsunuz. Yalnız o havludan uçakta da verdiler de sırrını çözemedim. Havlu baya sıcak, hani neredeyse el yakacak sıcaklıkta geliyor ama saniyeler sonra buz gibi oluyor. Çözemedim hikmetini.

*Taksilerin hepsi eski model. Aslında yeni üretilmişler ama hepsi aynı model olsun diye eski modelden vazgeçilmemiş. Şoförler tam şoför gibi giyiniyor ve koltuklarda dantel örtüler var.

Eminim unuttuğum bir dolu detay var ama şimdilik bu kadar. Yakında gezdiğimiz diğer şehirleri, aldığım şeyleri ve yediklerimizi de yazacağım. Eski yazılarıma şuradan ulaşabilirsiniz. Astrea’nın bloguna da uğrayıp, bir de onun gözünden okumayı unutmayın.