Hakuouki- İzlenesi Bir Anime

Rose of Versailles‘dan beri anime izleyememiştim, sessizliği bozan yine bir blogger arkadaşımın verdiği gaz oldu. Uzak doğunun etinden sütünden, yani açarsak Japonya’sından Kore’sine, sinemasından dizisine animesinden manga hatta manhwasına herşeyiyle ilgilenen biri olarak ne yeterince film ne de yeterince anime izleyebiliyorum. Daha çok o dönem nasıl hissedip, ne istediğime bağlı seçimlerim. Bir süredir Kore dramalarıyla haşır neşirdim, şimdiyse yavaştan anime dönemimin geldiğini hissediyorum. Bu yüzden Ruki Hakuouki’yi tavsiye edince ikiletmeden indirmeye başladım(ilk sezon 12 bölüm zaten). Hakkında hiç bir şey okumadım, tek bir resme bakmadım ve başladım izlemeye.

Daha ilk sahneden seveceğimi hissettim, bunun nedeni sanırım Vampire Knight‘a benzetmemdi. Anime kesinlikle hatun animeseverlere daha çok hitap ediyor ancak “Dibine kadar aşk isterim, shoujo’ya boğulayım” diyenler için biçilmiş kaftan diyemeyiz, daha çok biraz seinen biraz shoujo. Ortaya karışık, sürükleyici bir anime. Shinsengumiler (sabırla okursanız aşağı kısımlarda biraz değineceğim ne olduğuna), samuraylardan giriyor, Japon tarihine el atıyor, ardından oni ve rasetsu denen vampirik özellikler taşıyan karakterler sayesinde doğaüstü mevzulara da el atıyor. Bu biraz gaz verici bir giriş olsun diyeydi. Şimdi gelelim konumuzu resmen anlatmaya…

Konusu:

Anime bir gece vakti birilerinden kaçan bir kızla başlıyor. Kızımız Yukimura Chizuru ve tek başına gece vakti sokaklarda dolanmasının nedeni kayıp olan babasını aramak. Chizuru babası döneceğini söylediği halde dönmeyince yaşadığı yeri terk edip onu aramaya koyuluyor. Geceye dönersek Chizuru’yu takip edenlere yenileri katılıyor, bu korkunç görünüşlü, kana susamış ve oldukça güçlü yaratıkların rasetsu olduklarını öğreniyoruz sonradan, oralara geleceğiz.

Chizuru çaresiz bir şekilde saklanıp rasetsu ve insanlar arasındaki kavgayı izlerken, galip gelen rasetsu oluyor ve Chizuru’nun yanında alıyor soluğu. Chizuru ölümünü beklerken bundan sonra her köşeye sıkıştığında yardımına koşacak olan Shinsengumi’lerle ilk kez karşılaşıyor. Saito kun basit kılıç darbeleriyle rasetsuyu yere seriyor. Ardından Okita ve Hijikata’nın da ortaya çıkışıyla biz de en önemli savaşçılarımızla tanışmış oluyoruz. Chizuru ise uyandığında kendini Shinsengumilerin kaldığı yerde eli kolu bağlanmış buluyor. Ardından öğreniyoruz ki Shinsengumiler de Chizuru’nun babasının peşinde, bu sayede Chizuru’nun onlarla kalmasına karar veriliyor. Bu anlattıklarım animenin ilk 10 dakikasında olan bitenler. Tüm konuyu anlatmayı sevmediğimden ve spoiler da vermemek adına yazının devamında yararı olacak bir kaç genel bilgi vericiim. Buyrunuz.

Faydalı Bilgiler:

Öncelikle Shinsengumi nedir? Çok fazla anime izlemediyseniz yabancı bir terim olabilir kısaca açıklayalım. Japon devrimi sırasında yönetime karşı ayaklananları durdurmak, Kyoto şehrinde asayişi sağlamak adına oluşturulmuş bir nevi polis diyebileceğimiz grup. Çoğunlukla samuraylardan oluşur, animedeki karakterlerin çoğu da gerçek hayattan alınan, tarihte adı geçen kişilerdir. Animemiz de temeline Shinsengumilerin hayatını oturtmuştur. Tabi ki pek çok kurgulanmış ayrıntı da eklenmiştir animeye ama sıklıkla da tarihi olaylar anlatılır yada göndermeler yapılır.

Bir diğer mevzu ise işin gerçekdışı yönü, yani oni ve rasetsular. Oni dediğimiz arkadaşlar bu özelliğe genetik olarak sahip olan, yani sonradan dönüştürülmeyenlerdir. Nedir özellikleri? Yaralarının çabucak iyileşmesi, olağanüstü fiziksel güç, cisimlenebilme ve benim daha çözemediğim bir ton şey. Rasetsu ise insanlar tarafından üretilen ochimizu adlı sıvı sayesinde oluşturulmuş bir nevi çakma oni. Ochimizu’yu içen herkes kolayca rasetsu olabiliyor. Rasetsular da oniler gibi fiziken güçlüler ancak onilerde olmayan kötü bir huyları var, kana karşı açlık. Çokça vampirlere benzetiliyorlar ve sakinleşmeleri için bir kaç damla oni kanı yeterli. Ancak bunu bulmaları zor zira oniler bu “çakma” versiyona pek saygı duymuyor.

Neden İzleyelim?

unutma animesever kırmızı göz her zaman kötülük getirir^^

* Çok Seinen izleyemem erkek işi, shoujo da çok aşk meşk çekemem diyenler için uygun olduğu,

* Çizimleri şa-ha-ne olduğu,

* Vampire Knight’ın biraz daha shoujo dozajı azaltılmış versiyonu olduğu,

* Japon tarihine de el attığı,

* Önemsemediğinizi düşündüğünüz bir karakter ölünce bile üzülmenizi sağladığı,

* Hep ağlak suluzırtlak olmayıp hep de cıvımadığı için bu animeyi izleyebilirsiniz.

Karakterler:

Bu kadar uzun yazmayı planlamamıştım aslında ama başladık bir kez, o zaman önemli karakterlerden de bahsedelim kısaca.

Yukimura Chizuru

Kendisinden bahsettik bolca girişte, ek karakteristik özellikler olarak şunları söyleyebiliriz. İyi yürekli, yardımsever ve zaman zaman cesur bir karakter. Çevresindekilere hemen bağlanan, sadık bir yapıya sahip. Ancak onun da bazı sırları var, hatta bu sırlardan bir süre onun bile haberi olmuyor.

Hijikata Toshizo

Shinsengumi’nin 2. yöneticisi gibi geçse de asıl yük onun omuzlarında, çoğu önemli karar ona bırakılıyor. Lider özelliklerine sahip, iyi yürekli ama pek çaktırmıyor, adil kararlar alabilen biri olmanın yanında Shinsenguminin güvenliği onun için birinci sırada bunun için herşeyi göze alabilir. Biraz soğuk biri olsa da etrafındakiler aslında yumuşak kalpli olduğunu biliyor.

Saito Hajime

Benim için aslında en önemli karakter kendileri. Ruki’nin de yakışıklı anime karakterleri listesinin zirvesindeydi, o zaman çok dikkat etmemiştim, ancak animeyi izlerken ona bakmaktan çoğu konuşmayı kaşırdım geri alıp tekrar izlemek zorunda kaldım. Gördüğüm en başarılı çizimlerden, mangakaya alkış burdan kocaman.

saito torpilli, evet 🙂

3. birliğin başkanı, aynı zamanda Shinsengumiler içinde en sessiz ve cool olan eleman. İfadesiz bir yüzle etrafı kan gölüne çevirişini izlemek pek zevkli. Ayrıca çok da zeki hatta bazen arkadaşları bu yüzden önemli konuşmaları ona bırakıyorlar. Sol elle kılıç kullanma konusunda da usta kendisi. Chizuru’nun yerinde olsam gözüm ondan başkasını görmezdi, ahh ahh 🙂

Okita Soji

Yine sevdiğim karakterlerden. Çok iyi dövüşçü olmasının yanında, şebek yönüyle diğerlerinden – özellikle Saito’dan- ayrılıyor. İlk birliğin kaptanı kendisi, oldukça da cesur. Tüm Shinsengumiler gibi dövüşmeye bayılıyor. Kendisiyle ilgili önemli gelişmeler oluyor, görünüşe göre olmaya devam edecek 2. sezon da. Spoiler olur diye yazmıyorum canlar.

Kazame Chikage

Shinsengumi’lerin düşmanı olan Bakumatsudan kendileri. Ayrıca bir Oni olarak Oni Klanının önemli bir üyesi. Yalnız hikayede sadece bu açıdan yeri yok. Zamanla kendisi başka şeylerin peşine de düşecek. Yine spoiler olduğundan yazmıyorum, izleyin ve görün 🙂

Aslında daha yazacak dolu karakter var ama kısa kesiyorum yoksa bu destanımsı yazı daha da uzayacak. En iyisi izleyip kendiniz öğrenin canlar. Animenin 2. sezonu sonbaharda yayınlanacak, bunu da not düşelim.

İkna resmi: Saito'nun ifadesiz bir yüzle yemek tepsisini taşımasını görmek için bile izlenir der, kaçarım 🙂

Reklamlar

Kimbap Yollarda (Bu Bi Mimdur!)

Çingum Sermin tatilinden ufak bir kaçamak yapmış, o arada yazdığı postta blog ortamlarına bir mim salıvermiş. Aslında bayadır mim dolaşmıyor ortalıklarda ben de bir kere de ben bir mim başlatayım, hep mimlenen ben oluyorum diyerekten hazırlıklar içindeydim ama şu aralar yazmaya pek üşeniyorum. Neyse olmadı, sanırım yazmak için de böyle bir itici güce ihtiyacım varmış. Mimin başlangıcı Sermin’ciğimin şu yazısındadır. Konumuz bu kez yolculuklar, seyahat anıları imiş. Daha ne yazacağımı hiç düşünmedim, spontane gelişsin bakalım 🙂

bangkok traffic love story filminden...

* Şimdük öncelikle benim ömrüm yollarda geçti. Hayatım boyunca okula yada işe bir kez bile yürüyerek gitmedim. Hep uzaktı ve servisle gittim. Bunun haricinde büyük şehirde yaşamak da insanı vapurlarla arkadaş, otobüslerle yoldaş yapıyor malumunuz. Ancak zamanında Türkiye’nin çoğunu ailemle gezdim, 6 yıldır ailemden ayrı yaşasam da bana 1 saat uzaklıktalar. Bu yüzden çok fazla tek başıma yolculuk anım yok. Neyse bunlar benim toplu taşımayla genel ilişkimi yansıtmak için yazıldı, gelelim işin anı kısmına.

* Otobüs deyince aklıma ilk olarak üniversitedeki bir anım gelir. Alsancak’tan Bostanlı’ya tıklım tıkış bir otobüsle dönmekteyiz. Heralde en garip otobüs yolculuğumdu, bir an önce inmek istedim. Bir kere manyak bir kız vardı. Karşısında kalp krizi geçirmek üzere olduğu her halinden belli olan zavallı bir çocuk. Nefes almadan konuşuyor ve tahmin edersiniz ki bağıra çağıra. Bütün yol otobüsün her noktasına ayak bastım o kızı duymamak için. Sonra bir de yaşlı amca peydah oldu. Bir anda yüksek bir sesle şunu dedi. “Kendine güvenen adam otobüse biner, vapura binmez”. Tabi tüm otobüs “Ne diyor bu moruk” tavırlarında takılsa da, amcam bir de başladı tezini savunmaya. Etrafına da bir grup masum amca-teyze grubu kurmuş, nutuk çekiyor. En son böyle gitmez dedik, arka taraflara yollandık arkadaşlarımla. Orda da ön tarafların geyiği dönüyordu, biz yerimizi bulduk diye düşünürken bu kez de orda kavga çıktı. Deliler Otobüsüydü mübarek. O gün o otobüste sınandığımızı düşünüyorum.

* Üniversitede bir şoförümüz vardı evlere şenlik. Lakabı Tek Kaş Yaşar. Yanına oturttuğunun başını şişirir, sürekli memleket muhabbeti yapardı. Bir de kimsenin ineceği durağı anlamaz, yanlış yerde indirirdi. İnsanlar artık huyunu bildiklerinden “At beni bir yerde Yaşar abi, yeter ki kurtulayım” moduna girerlerdi.

* Asıl mekanımsa metrolardır. Daha sessiz diye mi nedir, özellikle bir arkadaşımla hep metroda daha çok geyik yapıp güleceğimiz tutar. Bir keresinde öyle bir geyiğe dalmışız ki suratımız şekilden şekile giriyor, artık kapamak zorundayız çünkü gülmekten yamulmuş yüzlerimiz pek iç açıcı bir görüntü oluşturmuyor. Artık dizlerimize kapandık, çaresiz. En sonunda karşımızdaki adamlar da dayanamayıp nedensizce gülmeye başlamıştı.

* Yazdıkça yazasım geliyor efendim durduramıyoruz 🙂 Artık bu da son olsun o zaman, her otobüs yolculuğu yanımda bana benzer biri olduğu sürece gülme krizleriyle geçer. Bir keresinde (aslında binlerce kez) bu yüzden tüm otobüs benden nefret etmişti, çünkü ayaktaydım ve gülmekten dengemi kaybettikçe ayağını ezip, tepesine çıkmadığım insan kalmadı. İnsanlar artık “İnsin şu gerizekalı” dercesine bakışlar atmaya başladı.  Bir de geçenlerde baykuş seferi yapan otobüslerden birinde (alkol de vardı evet) otobüs ahalisini canından bezdirdik. Geçtik en arkaya “Hadi şimdi emo gibi fotoğraf çekinelim, hadi şimdi facebook pozu mauahahah” şeklindeki çocukça eğlencemiz esnasında  da pek çok öldürücü bakışa maruz kaldık. (Fotoları görmek istemezsiniz emin olun)

Neyse ya ben yine başladım duramıyorum, daha da dolu anım var muhtemelen şu an hatırlayamadığım daha manyakça şeyler olabilir ama tüm günü bunu yazark geçirmek istemem. Geldiğinden beri hiç mimlendi zannımca, haydi bakalım bu kez de kurbanımız Lee olsun 🙂

Mimlendin Lee!